Havuz Başı-Sait Faik

Konu, 'Hikaye' kısmında Dogus Pertez tarafından paylaşıldı. Okunma: 1484 | Cevaplanma: 0

Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.

  1. Havuz Başı hikayesi
    Sait Faik Abasiyanik Hikayeleri Havuz Basi
    Havuz Başı Sait Faik Abasıyanık
    Sait Faik Abasıyanık hikayeleri

    Havuz Başı Sait Faik Abasıyanık
    Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini, sevinçlerini yaşamış ne demektir, diye düşünüyorum: Belki bir, geç olma hadisesi Belki de bir çeşit hazları, kederleri, çocuklukları uzatma temayülü Ama bu uzayan yaz, kışın gelmeyeceğine alâmet değil Kış müthiş olacak, kar yolları kapayacak, bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek Sizi bekliyorum Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak Siz görmeden geçeceksiniz Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım Herkes geçti, siz geçmediniz Yüzünüzü göremedim Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem
    Havuzun suyu bulanık Kapının saatleri 12´yi geçmiş Kanepelerde kimseler yokTramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?
    Önce yanımdaki kanepeye oturdular Biri kadın, öteki erkekti Erkek bana gülümsedi Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum Hâlâ sizi bekliyordum Belki de, bugun, bu saatte buradan çıkmayacaktınız Yoksa hasta mıydınız? Bir ara bir başkasında saçlarınızı, yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş, siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş, üzülmüş; sonra, belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır şüphesine düşmüştüm Bu şüpheden çabucak caydım O kadar ehemmiyet verilmeye değer miydim?
    Ya hasta iseniz! Sanki hasta idiniz Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim Gözlerinizi açtınız Alnınız terli idi İki açık sarı tel terli alnınızın üstüne yapışmıştı "Ateşim düşmüyor" demiştiniz Şehre küsmüştüm Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim İyileşmiştiniz Rıhtım boyunca yürümüştük Taze, kırmızı idiniz Alnınız terli idi Gülüyordunuz Alay ediyordunuz Koşuyordunuz, yakalayamıyordum Allah esirgesin! Hasta olmayın!
    Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm Bunun üzerine adam yerinden kalktı, yanıma geldi:
    - Bu caminin ismi ne?
    Bir türlü bulamadım caminin ismini, dersem, inanır mısınız? Hâlâ sizinle beraberdim Hayır, hasat filân değildiniz, çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum İçimi mütevekkil bir sıkıntı sardı Kızamıyorum size Dünyaya kızıyorum En iyi arkadaşıma kızıyorum
    -Yok a- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk bin dokuz yüz kırk altı mayısına kızıyorum Size kızamıyorum Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtı ise, beni düşünerek gitmiştir, diyorum Hatırladım caminin ismini:
    -Beyazıt camii, canım!
    Kadın da yerinden kalktı Adamın mühim bir sual sorduğunu, cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek mütecessis bir yüzle yanımıza geldi Yanına oturdu adamın Bu sefer o sordu:
    - Ali Sofya hangisi?
    -Şu tarafta Bir işaretle sol tarafı gösterdim Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya Elimin gösterdiği istikameti bir türlü kestiremediler Gösterdiğim yerde kocaman binalar, birbirini kesen, biçen yollar, dükkânlar vardı Oradan Ayasofya´yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar, çaresiz kabullendiler Zahir oralardadır, diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar Son bir defa daha:
    -Her halde ıraktır dediler
    -Yok, pek ırak değil dedim
    Adam ellisini asmıştı Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı
    -Bunu getirdim köyden dedi
    Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk, ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl, dişleri bembeyaz, yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kimbilir
    -Hiç İstanbul görmedi bu Bakıyor, hoşlanıyor da gülügülüveriyor Hoşlanıyor pek Biz Lüleburgaz´lıyız Ben geldim birkaç defa İstanbul´a Bu gelmemişti Camileri gezdiriyordum
    - Taksim´e de bir gidin
    - Gideceğiz Beyoğlu´nu da görürüz ha? O da, Taksim´e ulaşmadan değil mi?
    - Evet
    - Tramvayla mı gidelim?
    - Tramvayla gidin, ya!
    - Ama biz, Tünel´den geçmek istiyoruz
    - Tünel işlemiyor, kapalı
    Yaa, Tünel kapalı demek Tünel´in kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz Kadın, elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:
    -Bakır ucuzlamış, ucuza aldık
    - Kaça aldınız?
    - Kilosuna ne verdikti? 450 kuruştan verdiler Te, bak şuna, 310 kuruş verdik Pahalı değil, değil mi?
    -325 kuruş verdik 700 gram geldi
    -Sen beş lira verdin Ne geri verdi sana bakırcı?
    Hesap ettiler Önce anlaşamadılar Sonra anlaştılar 310 kuruşa almışlardı tencereyi Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmiştim Onlar, hesaplarını yapmış, havuzu seyrediyorlar Ben geçmenizden ümidi kesmişim Sizi nerede bulabileceğimi: "Bana bakın! Beni dinleyin, nolur? Bırakın da bir gün samimî olayım Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz Bırakın anlatayım"
    -Bu, dibinden mi kaynar?
    -Yok canım? Babacığım, bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir
    Adam yanındakine dönüyor:
    -Borularla doldururlarmış Dibine boru döşemişler, senin anlayacağın
    Bana:
    -Pekii, hani bu, suları fışkırtırmış?
    -Bayramlarda, sıcak havalarda Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar
    Adam, kadına:
    -Hava soğuk soğuk da ondan fışkırtmıyorlar, anladın mı? Sıcak havalarda fışkırtırlar da insanları serinletir
    Bana da dönüyor:
    - Peki -diyor- Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır, oynatır durur; öyle de yaparlar mı?
    Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın fıskiyeler, toplar Onlar, benden de çocuk Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor, seviniyorum Kadın eğilip beni dinliyor Taksim´den, öteki camilerden, meydanlardan, Boğaziçi´nden, Kızkulesi´nden söz açıyoruz Sonunda lakırdılarımız bitiyor Konuşmuyoruz bir zaman Ben, size bir mısra bulup söylemek istiyorum Yağmurlu havalardan, dağ yollarından, katırlardan, çıngıraklardan bahseder mısralar yok mu yeryüzünde?
    Bu sırada adam, kadınına Kızkulesi´ni, Haydarpaşa´yı, Selimiye Kışlası´nı anlatıyor Bir ara üçümüz de susuyoruz Mühim şeyler düşünüyor gibiyiz Hele ben, neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz Koşa koşa yanıma geliyorsunuz Kolunuza bile giriyorum Tam bu sırada adam:
    -Kışın donar mı bu su?
    Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor:
    -Donar -diyorum, donar da çocuklar üstünde kayarlar
    Kadına dönüyor adam:
    -Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış -diyor Ne dersin sevgilim, Beyazıt Havuzu kışın donar mı? Murtaza çavuşla karısı Hacer anaya ben, donar, dedim.
     
Yüklüyor...
Konu Durumu:
Daha fazla cevap için açık değil.